KÖR KEMANCI
Londra’dayız. Yıl 1983. Oxford Street’te bir alışveriş merkezindeyiz. Eşimle kapıya doğru yürüyoruz. Kapıya yaklaştıkça kulağımıza, önce hafiften, sonra giderek güçlenen, hasretiyle yanıp tutuştuğumuz bir müzik geliyor. Aşağı yukarı dört aydır ayrı olduğumuz için Ülke ve Konya özlemimiz had safhada. Duyduğumuz müzik kalbimizi yerinden hoplatıyor. Çünkü birileri Londra’nın göbeğinde kemanla Konyalıyı çalıyor. Evet, bizim Konyalımızı. Kulaklarımıza inanamıyoruz ve kapıya doğru âdeta koşuyoruz. Kapıdan çıkar çıkmaz, müziğin geldiği tarafa bakıyoruz. Kapının hemen solunda, âmâ bir kemancı duvara yaslanmış, kemanının yayından fırlayan notalarla kalbimizi delik deşik ediyor. Kemanın kutusu önünde, Oxford Street’te Konyalı türküsü kanatlanmış uçuyor. Gelen geçen kemancının önündeki kutuya para atıyor. Kutunun hemen yanında bir delikanlı, huşu içinde türküyü dinliyor. Eşimle biz de yanında hizaya giriyoruz. “Ne güzel değil mi?” diye fısıldıyorum delikanlıya. “Gurbette kendi müziğimizi dinlemek.” Delikanlı başını öne sallıyor. Kemancıya saygısından konuşmamayı yeğliyor.
Ürpertiler içinde müziğin bitmesini bekliyoruz. Ben hemen yüklü bir parayı keman kutusuna atıyor ve kemancıya teşekkür ediyorum. “Sağ ol bize Londra’nın göbeğinde türkümüzü dinlettin.”
Kemancı sözlerimi anlamamış gibi davranıyor. Söylediklerimi tekrarlıyorum.
“What?” diye soruyor.
Şaşkınlıkla Türkçe, “Ne demek what?” diyorum. “Sen Türk değil misin?”
Adam ısrarla “Ne?” diye tekrarlıyor.
Bu kez İngilizce, “Sen Türk değil misin de iki de bir teşekkürümü anlamazlıktan geliyorsun?” diyorum.
Adam hiddetle, “I’m Greek!” diyor.
Yani Yunanlı!..
İngilizceye kuvvet verip, “Çaldığın Türk halk müziği” diye sertleşiyorum.
Kemancı da sertleşiyor. Ona göre Konyalı, Yunan folk müziğiymiş...
Tartışmaya büyütmek üzereyken, eşim kolumdan tutup, çekiştiriyor. O zaman fark ediyorum birkaç kişinin çevremizde toplanıp, konuşmalarımıza kulak kabarttığını.
“Gidelim” diyor Emine. “Başın belaya girecek.”
Oradan ayrılıyoruz.
“Yahu Konya’nın adı da Iconnium’dan gelmiyor mu?” diyerek öfkemi yatıştırmaya, sakinleşmeye çalışıyorum. “Hatta Girit’te, Resmo’nun hemen altında Gonia diye bir yer yok mu? Belki de bizim öz malımız diye sahiplendiğimiz türkü gerçekten Rumlardan kalmadır. Yunanlılarla o kadar çok şeyimiz iç içe geçmiş ki…”
Eşimin de desteğiyle öfkemi kısa sürede dindiriyorum.
Bir saat kadar sonra, karşı kaldırımdan geri dönüyoruz. O ne? Oxford Street’te bu kez de Zeki Müren’in Manolya şarksının notaları havada uçuşuyor. Artık trafolarım atıyor ve yola atlıyorum. Karşıya geçip Kör Kemancı’ya haddini bildireceğim. “Zeki Müren de mi sizin?” falan diyerek hiddetimi kusacağım.
Eşim, “Dur” diyor. “Dur, belki de o adam Türk’tür.”
Yüzüne aval aval bakıyorum.
“Nasıl yani?”
“Yahu, adam Türk olduğunu söylese orada keman çalmasına izin verirler mi? Yunanlıyım diyerek ekmek parasını kazanıyordur!”
Kadın sağduyusu bir kez daha baskın çıkıyor; yelkenleri suya indirip, “Haklısın, hadi evimize gidelim” diyorum. “Sen haklısın ama beyinlerinin hücrelerine bizimle ilgili bir sürü iftirayı istiflemiş olan sözde uygar Batı asla haklı değil.”
Oradan uzaklaşırken Zeki Müren, “Benim güzel manolyam” diyerek arkamızdan el sallıyor.
Yıl 1995. On iki sen sonra gene Londra’dayım. Bir iş gezisi nedeniyle. Toplantıdan sonra Oxford Street’e alışverişe iniyorum. Bildik keman sesi, bildik bir şarkı... Avni Anıl’ın, “Bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok” bestesi…
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın unutulmaz şiirini nasıl da güzel yorumlamış üstad! Bizim Kör Kemancı da hakkını veriyor doğrusu ve ben kızmak yerine gülümsüyorum bu kez.
Hasan Eskil 10 Şubat 2011
BAYRAM ÖZLEMİ
Bugün bayram.
Biliyorum, Karakaya’da bayramın hazırlıkları iki gün önceden tamamlandı. Konya’daki şekercilerden kâğıtlı şekerler, taze lokumlar alındı. Bir dükkândan diğerine tüccarlar dolaşıldı. Ev halkına, özellikle çocuklara yeni ayakkabılar, çoraplar, giysiler seçildi. Oğlan çocuklarına mantar tabancası şarttı eski günlerde. Bugünlerde herhalde yasaklandı. Çatapat da alınmıyor galiba. Bayram sabahını mantar tabancalarının patlamaları ve çatapat sesleri haber verirdi o tarihlerde.
Dün, yani bayrama bir gün kala, toprağın koynuna giren yakınlar ziyaret edildi. Bu ziyaretler sessizce ve huşu içinde yapıldı. Hakk'a yürüyenler de böylece bayram esintisinden nasiplerini aldılar. Dua edilirken sadece dudaklar kıpırdadı. Ruhlar sessizdir. Ziyaretçiler de onlara uydu. Dirilerin ve Hakk'ın rahmetine erenlerin ruhları kimselere görünmeden, gönül dünyasında huşu içinde kucaklaştılar... Ağlayanlar yanaklarından aşağı yuvarlanan yaşları silemediler bile. Öylesine sessiz, öylesine bu dünyadan kopmuş...
Gene biliyorum, Hakk’a yürüyenlere zorlukla veda edildi; eve dönüşte insanların gönülleri buruk bir hüzün içindeydi ama gidenleri toprak ana geri vermedi. Onlar, O’nun evlatları artık…
Bugün bayram.
Sabah erkenden pencerede bekleyen annelerle bayram namazından dönen babaların elleri öpülüp hayır duaları alınacak. Sonra, bayram sofralarının çevresine bağdaş kurulacak. Aile bireyleri, çoluk çocuk şen şamata yemek yiyecekler.
Erkenci şafak kuşu “ceddelek” misali çocuklar, insanlar daha sofradayken şivlilik istemeye gelecekler. Torbalarına kavurga, çerez konacak. Bir kısmı şekerleri torbalarına koymadan midelerine indirecekler. Belki de Alibabaların Yaşar'ın torunu, benim dedesiyle yaptığım gibi bir arkadaşıyla ortak olacak; şekerleri biri, kavurgayla çerezleri diğeri toplayacak. Sair zamanlarda büyükler çocukları sevmeyi pek akıl edemezken, sevgi ılık bir rüzgâr olup Karakaya'nın toprak evlerinin arasında esecek ve şivlilikle birlikte minik gönüllere dolacak.
Şivlilikçi çocukların baskını, sofradan bir an önce kalkmak gerektiğinin işaretidir. Ceddelek kuşu misali gençler de hemen hemen bayram ziyaretine gelmek üzeredirler çünkü. Ama biliyorum, daha biz sofradayken baskın yapan büyük halamın Yılmaz gelmeyecek. Çünkü o 1967 yılında, henüz on dokuz yaşındayken bizi bırakıp öbür dünyaya göçtü. Öner’im de 2002’de, o da henüz otuz iki yaşındayken Yılmaz Abi’sinin peşine düştü. Bu dünyada görüşmemişlerdi ama eminim orada buluşmuşlardır. Zümrüt Apartmanı faciasında çocuklarıyla ölen Ümran Halası da yanlarındadır. Onların da bayramı kutlu olsun.
Bayram sofralarından sonra büyüklerin, kimsesizlerin ziyaretine gidilecek. Onların şivliliği de bu ziyaretler olacak; gönülleri hoş tutulacak, birlikte diller tatlanacak.
Benim bu koca kentte ne işim var? Şivlilik gezme çağım yarım asırdan ziyade bir zaman önce bitti, kabul ediyorum ama şivlilik dağıtma sırası bende değil mi? Neden şivlilikleri alıp da kaçan bir adam konumuna düştüm?
Bu bayramda da Emine'yle şivlilik telaşına düşmedik. Kapımızı çocuklar çalmayacak ki... Ve biz, çocukların torbasına çerez, şeker koyarken, gözlerine sevgiyle bakamayacağız. Sevindiremeyeceğiz çocukları... Bu bayramda köyümde olsaydım, amcamın Mukaddes’in telefonda söylediği gibi, ailenin büyüğü olacaktım ve herkes beni ziyarete gelecekti. Onlara Konya şekercilerinden aldığımız lokumu ve badem şekerlerini ikram edecektik. Çocukluktan çıktığım yıllardan bu yana, ziyaretine gittiğim insanların çocukları, torunları bana iade-i ziyarette bulunacaklardı.
Şimdi... Çikolatamız, badem şekerimiz hazır ama bu koca kentte bayram ziyaretinin zevkiyle tatil zevki çoktan yer değiştirdiği için, kapımı çalan olmayacak. Bunu bildiğim halde, pencere önünde boş yere bekleyeceğim; gözlerim yol yorgunu olacak.
Güneşin de yorulduğu ve dinlenmek için karşı dağların arkasına çekilmeye hazırlandığı saatlerde, balkonumun karşısındaki çınar ağacının kuru dallarına serçeler dolacak. Cıvıltıları gün sonunun yaklaştığını ama yaşamın ve bayramın devam ettiğini haber verecekler. Bugün bayram ya, şivlilik isteyecekler benden. Yuvalarına götürmek için... Yavruları onların yolunu bekleyecekler karınları aç... Yem torbasını alıp aşağı ineceğim biraz sonra. Ve bahçenin sararmış çimlerinin üstüne serpeceğim yemleri. Çınar ağacının az ötesindeki banka oturup, onların dallardan aşağı inip, zıplaya zıplaya doymaz bir telaşla yemleri toplamalarını seyredeceğim. Sonra uçup yuvalarına gitmelerini... Onların yerini sığırcıklar alacak bir süre sonra.
Kuşlar, günün yorgun saatlerinde benden şivlilik bekleyen çocuklardır. Karakaya’nın çocuklarının yerini onlar alacaklar. Ve ben, geçmişin özleminin gönlümde açtığı yarayı kuşlarla tedavi ederken, mutluluktan onlar gibi havalarda uçacağım.
Hasan Eskil (Ocak-2009)
SABİLE
O hep gözümüzün önündeydi. Bu yüzden de yaşamımıza nasıl bir renk kattığının farkında değildik. Sabahtan akşama kadar Hükümet Meydanında, yamulmuş ayakkabılarıyla sağa sola yavaş adımlarla yürür dururdu. Zaman zaman Mevlana’nın önünde görüldüğü de olurdu ama esas mekânı Hükümet Meydanıydı. Son yıllarda iyice kırlarmış saçları hiç tarak yüzü görmez olmuştu. 1.60 boylarındaydı. İhtiyarlığında hafiften kamburlaşmaya başladığı için boyu daha da kısa görünürdü. Yüzü çileli yaşamının aynası gibiydi; buruş buruştu. Gençlik yılları geride kaldıkça dişleri de dökülmüş, ağzında birkaç sağlam diş ancak kalmıştı. Üstündeki hırpani giysileri, “Suya hasretiz!” diye âdeta haykırırdı.
1963’te liseyi bitirip Konya’dan ayrıldıktan sonra, Sabile daha ne kadar yaşadı bilemiyorum. Ama Sabile Konya’nın evlerinde yerini çoktan almış, yaşamayı oralarda sürdürür olmuştu. Kadınlar, saçı başı dağınık çocuklarına, “Ortalıkta Sabile gibi dolaşma” derlerdi. Bu, çocuklara, “Gidin saçınızı tarayın, kendinize çeki düzen verin” anlamında bir ikazdı ve herkes daha duyduğu anda bunun anlamını bilirdi.
Evlerde bu tür ikazların kaynağı olmuştu ama onu gördüğümüzde içimizde ayaklanan acıma duygusunu bastırır, gülümserdik. Çünkü o zararsız bir deliydi. Bizden sadece sıcak bir gülümseme ve ilgi bekler; bunun için de gözümüzün içine bakardı. Aldığı gülümseme ona verilen en büyük sadakaydı. İnsanlar üstüne gitmediği takdirde, kendi halinde, barışçıl bir insandı.
Giysilerinin üstünde eski, kırçıllı bir paltosu vardı ve paltonun yakasında Atatürk rozeti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı oku hep takılı olurdu. Sabile, Atatürkçüydü ve Halk Partiliydi. Ama hiçbir zaman nutuklar atmaz, sessiz ve sakin ortalarda dolaşırdı. Verirseniz birkaç kuruş alırdı. Vermezseniz de peşinize takılıp dilenmez; sizi rahatsız etmezdi. Bunun aksini yapanlar çoktu çünkü. Koltuğunun altına Kuran-ı Kerim sıkıştırıp bağıra çağıra herkesi dine davet eden birini hatırlıyorum örneğin. Ya da “Beş kuruş ver, beş kuruş ver!” diyerek insanın peşini bırakmayan bir diğerini.
Bu yüzden, kirine pasağına ve son yıllarında insana korku verecek ölçüde eğri büğrü bakan gözlerine rağmen, onu çok severdik. Biz severdik ve hareketlerini gülümseyerek karşılardık ama bazı densizler rahatsız ediyor olmalıydı ki, yaşlılığında elinde sopayla dolaşır olmuştu. Kendini korumanın başka bir yolunu bulamamıştı herhalde. Oysa gülümsediğinizde, o da size dişsiz ağzını açarak karşılık verirdi. Gülümsemesi sessiz ve kucak dolusuydu. Sabile asil bir deliydi.
Hasan Eskil (Ocak-2009)



















